23 Temmuz 2014

https://www.youtube.com/watch?v=Gcxv7i02lXc

IMG_9825

La Boca’da hala kirlenmemiş birşeyler var.

Tıpkı rengarenk evler gibi, insanın içinde cıvıl cıvıl baharı uyandıran.
Masum bir şeyler var, tutkulu insanlardan geriye kalan.
Samimi, sıcak ve paha biçilemez. 

Tangonun ateşi yanıyor buram buram,
Ve bir de insanların gözünden fışkıran o sihirli his, tutku!

La Boca’da özgürlük var.
Bir de, her an için kulağınıza fısıldanan gizli saklı bir aşk melodisi, hiç bitmesin istediğiniz. 
La Boca’nın bana hatırlattığı tek bir yer var Montmarte!
Evet, Latin Amerika’nın Paris’i olarak adlandırılan Buenos Aires’in Montmarte’ı !
Nasıl ki Paris’in en sevdiğim köşesiyse Montmarte,
La Boca da içime işliyor,
Gördüğüm anda, tutuluyorum.
Dört bir yanımı saran evler arasında yürüdükçe hissettiğim tek bir şey var: Montmarte elit, Montmarte sanatçının yeri, sanatçının ruhu ve Montmarte Paris’in bir parçası.
La Boca salaş, La Boca tutkunun yeri ve La Boca bambaşka bir dünya, apayrı, özgürlüğünü ilan etmiş,
Bambaşka bir dili var sanki, tutkunun ateşi var insanların gözünde ve tangonun o iç yakan melodisi
.
Ve ağzımdan çıkan ilk cümle şu oluyor:
“Galiba nihayet ait olduğum yerdeyim!” 

IMG_9890

Bir sokak düşünün, bir sürü sokak.
Evler minicik, rengarenk, kutu kutu.
Bitişik, bitişik.
Avrupai havasının yanında bir yandan da olabildiğine salaş.!

IMG_9883
İnsanlar sokaklarda, ev halleriyle, kimi terlikli, kimi çıplak ayak, ama herkes samimi.
En önemlisi ise herkes olduğu gibi. 
La Boca, 1800’lerin sonuna doğru Avrupalıların göç edip konakladığı nokta olmuş.
Belki de bundandır az biraz Avrupai havası.
Latin Amerika’ya yerleşmiş İtalyanların heyecanı zamanla tutkuya dönüşmüş olmalı.
La Boca’ya kadar gelmişken Boca Juniors’a gitmeden olmazmış, öyle diyor Çağlar. Bizim cıvıl cıvıl sokağı bırakıp önce Boca Juniors stadyumuna gidiyoruz.
Stadyum bildiğin eski, baya eski.
Bir an için babamla gittiğimiz maçları hatırlatıyor bana, ne güzeldi Ali Sami Yen’in o eski hali, ne güzeldi o kalabalık. 
Eski olan herşeyin, anısı olduğundan olsa gerek, stadyumun ruhu öyle güzel ki. 
Boca Juniors hakkında en ufak bir fikrim yok benim, Çağlar ise hayran hayran geziyor kupalarla dolu müze içinde.
Bir an yanına uğrayıp “Çağlar bu bizim Galatasaray, Fenerbahçe gibi bir takım mı?” diyorum, “Aynen öyle” diyor.
Fenerbahçe’nin ismini bile duyunca gözleri parlıyor bu çocuğun.
Bunu duyduktan sonra daha farklı gözlerle bakıyorum stadyuma, anlar gibi, anlamaya çalışır gibi.
Müzede onlarca kupa, bir sürü eski resim, bizim Metin Oktayların zamanından
IMG_9837

Müzenin içinde küçük bir köşe buluyorum kendime, La Boca’nın tarihini anlatan.
Çağlar yıllar öncesinden kalan siyah beyaz maç tekrarlarını izliyor.
Stadyumun içini bir rehberle geziyoruz, eşofmanlarını giymiş bir kız anlatıyor bize Boca Juniors’ın tarihini. 1905 yılında kurulmuş takım ve bu stadyum 1940 yılında. Stadyum küçük bir şeker kutusuna benzeyen şeklinden dolayı La Bombonera adını almış. Ve o gün bugündür Boca Juniors inanılmaz bir sevgi kazanmış taraftarın gönlünde. Öyle ki, yeni bir stadyum yapmak için yeterli bütçeyi denkleştirebilseler bile taraftar şiddetle bu stadyumun yıkılmasına karşı.

IMG_9870

Stadyum inşa edildiğinden beri yüzlerce taraftarın külleri serpilmiş stadyumun çimlerine vasiyetleri üzerine. Geçenlerde yaşlı bir kadının küllerini getirmiş torunları. Yıllar önce babasıyla gelirmiş kadın maça. Babası koyu bir taraftar olduğundan külleri stadın çimlerine dökülsün istemiş. Kadın kendi elleriyle döktüğü küllere kavuşmuş nihayetinde. Ya babasını, ya da çocukluğunu özlemiştir belki kim bilir. Ve belki de ölüm günü, kavuşma günüdür özlediklerine. 

Maradona’nın Boca Juniors’ı böyle çok sevilmiş işte.
Stadyum turundan sonra o benim çok sevdiğim sokaklara doğru yol alıyoruz, karşımızda Caminito!

Bir çift tango dansçısı karşılıyor bizi sokağın girişinde. Adam elimden tuttuğu gibi soruyor:
“Benimle dans eder misiniz Señorita?”

IMG_9906
Heyecandan bayılmasam iyidir, etmez miyim!!
Tango yapamasak bile yapmış gibi yapıyoruz. Çağlar bir sürü fotoğrafımızı çekiyor tabi bu sırada.
Caminito’nun sokaklarında yürüyoruz hayran hayran!
“Burada yaşanır” diye geçiriyorum içimden.
Cidden yaşanır.
La Boca’nın bir ara sokağında kocaman avlulu bir restaurantta buluyoruz kendimizi. Pişman da olmuyoruz hani, yolunuz düşerse bir uğrayın derim, cıvıl cıvıl bir avluda belki bir kahvelerini içersiniz: El Gran Paraiso ! 

IMG_9921 Eve geliyoruz, ilk iş bir kaç makale okuyorum La Boca üzerine ve bakın ne ögreniyorum:

1880’lerde La Boca’da yaşayan halkın özgürlük talepleri sonucunda, La Boca Buenos Aires’ten ayrılarak bağımsızlığını ilan ediyor, özgür ve kendine has! 

Eğer siz de benim gibi “tutku” peşinde koşan bir insansanız, dilerim ki yolunuz düşer bir gün La Boca’ya..
Mendoza’dan Sevgiler!